|
|

Bir yazlığı bir kışlığı olmalı yüreğinin.
Üşüdüğünde kaçmalısın güneye, ısıtabilmek için ruhunu.
Şiirler, şarkılar olmalı rakısı bol mezesi bol meltem esintilerinde.
Aşık olmasın ruhunu darmadağın eden bir dilbere.
Onun için kalkmalısın sabah erkenden,
çiçekler koymalısın cam vazoya.
Kapın penceren hep açık durmalı sıcak sabahlarda.
Kaçacağın bir dört duvar olmalı yine de,
mevsimlerden yaz da olsa.
Sonra bir kışlığın olmalı muhakkak.
Paçandan yağmur sızan akşamlarda, dönebileceğin sıcak bir evin .
iş saatlerinin yorgunluğunu,
televizyonun karşısında ayaklarını sehpaya uzatarak atabildiğin.
Dergileri, gazeteleri dağıtabildiğin, umursamadan üstüne basıp geçebildiğin
bir halın olmalı.
Yokluğuna hiç alışmadığın bir boy aynan
ve diş fırçan lavabonun önünde.
Katlı bir kaç fanilan ve çorabın.
Sana kahve içmeye uğramalı dostların.
Bir yazlığı bir kışlığı olmalı ömrün.
Kaçabildiğinde kurtulabildiğin.
Kurtulmak sandığın şeyin,
aslında ondan sadece uzaklaşabilmek olduğunu hatırlatan
bir sığınak.
Herşey bitmez ama,
herşeyin zamana bırakılabileceği bir yer
vardır muhakkak.
İşte öyle bir yerler olmalı,
ruhunu tekrar dirilttiğin,
kendini tekrar sevmeye yemin ettiğin...
Bir yazlığı bir kışlığı olmalı ruhun.
Tıpkı giysilerin, ayakkabıların gibi onun da örtünmeye,
onun da çırılçıplak kalmaya ihtiyacı yok mu?
İşte öyle bir sığınak,
sadece senin yaşayabildiğin.
Mezar gibi ölümüne değil,
seni yeniden hayata aşılayan
bir dört duvar olmalı,
sana ait muhakkak...
yazar:SİBEL BENGU

KARA GÖZLÜ ÇOCUK
Sesim kulağına değdi mahçup.
Nar yanığı geçti aynalardan yüzüm,
Hayır utanmak istemedim sana ben,
aramazdım aklıma kötü birşey gelmeseydi eğer...
Anlasana bu şehir biraz karışık bana,
arkanı döndüğün an değişiyor manzara.
Kimin katil olduğunu anlamak zor gözlerine bakarak,
kimi karın deşiyor kimi yürek...
Sokakları da insanlar gibi bu şehrin,
herkes birşeyden kaçıyor korkarak...
İstanbul da sen gibi...
kimi zaman yanımda kimi zaman bir kaçak...
Meraklanınca çok...
Haberlerdeki kaza haberine...
isimleri taramaya başladım panikle.
Yanmış... yanmış da kavrulmuş gibi,
karanlık bir yüzdü bundan böyle benimkisi.
Uzaklara bakamadım sevgilim uzaklar korkardı,
sulara değemedim sevgilim sular küserdi,
yıkasam belki geçerdi ama...
Bu iz senindi sevgilim, kıyamadım.
Meraklanınca çok meraklanınca,
hani merak da iyi bir şey değildir ama,
kirli çamaşırlar gibi atılmaz ki duygular makineye...
Yüzüm de yüzün, suyumda suyun hiç kirlenmedi ki.
Ne gözlerinin çelik rengi, ne beyazı ellerinin,
ne kızgın gözlerin, ne kalkan elin,
olmadı... olamadı... göremedim.
Karanlıkta şefkatin sırtıma akmadı ki...
Bayram gülmeleri gibiydi gelmelerin,
ağzımı toplamayı bilmezdim.
Hava sıcak, rüzgar poyraz, günlerden pazardı... kapı çaldı .
Nar çiçeği nasıl olur bilir misin?.
Nar çiçeğiydi sana bakan yüzüm.
solum başka kentti artık sağım başka kasaba,
bıkmıştım artık özlemekten,
nar ağacı meyve vermemişti henüz,
bir yanım fazla bir yanım eksik,
seni böyle özlemeyi istemezdim.
bayramlar geçti unutuldum ...
özlenecek onca şeyin arasında seni buldum...
bilir misin çok özleyenlerin,
merak karışır sabah çaylarına...
şekersiz mi şekersiz, tatsız mı tatsız.
meraklanınca çok ...bir akşam vakti ...
duyunca haberlerde bir kaza haberi,
ondandı telaşımın kaçamak sesi...
yoksa aramak değildi niyetim,
yalnızlığa atmışken kırık dökük sen beni ...
YAZAR:Sibel BENGÜ
KASIM-2006 BAZ MAGAZİN Dergisinde yayımlanmıştır.


Aşk hep seni suçladılar hep seni alkışladılar. Hep seni yazdılar, hep sana kızdılar. Hep sen çıktın cevabı en zor sorulardan. Aşk bu sefer de sen otur dinle biraz. Sana söyleyeceklerim var.
Nasıl da deliydin, daha henüz 17sindeydin. Durağın yoktu korkulara, ağlamayı bile doğru dürüst beceremezdin. Ay tutulur, güneş tutulur sebebi sendin, üşümezdin kar yağsa da, bir ceket olurdun narin bir omuza. Kimi zaman erkek kimi zaman dişiydin, kimi zaman olgun kimi zaman bebektin. Sen aşk, sen 17sinde bir yeni yetmeydin...
Aşk, nasıl da kabüldün bütün yalanlara, nasılda mecburdun hatalara. Nafileydi telefonun çalmayan ziline duyulan öfke, onurlu ve gururluydun. Aşk nasıl da kilitlerdin tüm akılları, çoğu zaman onuru da gururu da unuttururdun.
Bir gün; dalları hür yaşlı bir ceviz ağacının kabuğuna bir kaç gözyaşı değdi. Birin adı Ayşe diğerinin ki Ali’ydi . Çakıyla oyulmuş bir kalbin içindeki harflerin sendin artık tercümanı ve artık bütün Ali’ler Ayşe’leri sevecekti... Sen saklanıp bir erkeğin gözlerine incitecektin bir kadını. Sessiz kalacaktın cevapsız aramalara. Yine seni sorgulayacaktı hiç tanımadığım Ayşe ve Ali birbirinden ayrı ayrı ...
Sanki aşk, hep aşk mı kalacaktı gidenlerin ardında... Mesela bir trafik kazasında zamansız ölümlerin yasında, mesela damarları patlatan bir lodosun baş ağrısında yalnız başına. Sanki aşk aşk mı kalacaktı ekmek parasında, ödenemeyen faturalarda, sıkkın canlarda,
işte, evde, parada pulda... Aşk zengin mi kalacaktı daima, yakışmaz mıydı iki çıplakla bir hamama? Aşk yine seni sordular dün gece bana...
Sen de dengeyi aradılar aşk, sanki verilen sözlerin tutulmasını sen garantilermişsin gibi. Sanki seviyorum deyince severmiş, kıpırdamadan durursan bitmezmişsin gibi... Sınadılar seni. Hırsız dediler senin için, çünkü biri severken diğeri daima gitti... Sen öğretmişsin yaşarken ölmeyi öyle mi? Belki de Ayşe Ali’nin değil kendinin aşk olduğunu henüz öğrenmemişti.
Bir gün...Ali Ayşe’yi sevmeyi bıraktı. O gün yaşlı bir kütüphanenin tozlu kitap raflarına bir kitap daha sıralandı. Ayşe başka bir Ali’nin peşinden gitti, Ali başka bir Ayşe’nin. Aşk olsun dedi Ayşe, yine seni suçladı, çakıyla düzeltilmiş bir kalp oyuntusu içindeki harfleri kazıdı... kazıdı... kazıdı...
Aşk seni sordular dün gece. Burada yok dedim, hiç görmedim.

AŞIK Bir sirkte palyaço olmaya aday adayıdır.
AŞIK O sirkte maymun da olabilmeyi göze alandır.
AŞIK Bir ipin üstünde denge sopası olmadan yürümeyi başaran tek cambazdır.
AŞIK Elindekini avucundakini, tüm yatırım ve birikimlerini bir anda kaybedebilen tek sihirbazdır.
AŞIK Pul kolleksiyonu hikayesine, gözü kapalı inanandır.
AŞIK Bordroyu bile bir aşk mektubuymuşcasına okuyandır.
AŞIK En dehşet haberlerin içinde, en iyimser kelimeyi ayıklayandır.
AŞIK Kan ter içinde kabuslardan uyanıp aşkına buz kıracağıyla saldırandır.
AŞIK Aldatıldığında, silahını parlatabilme inceliğini gösterebilendir.
AŞIK Asabidir, falakaya gelir-tokata gelir-çimdiğe-tırmığa-tekmeye bile gelir.
AŞIK ın yaşı yoktur, bazen yatı-katı-(de bears’ı)-arabası olabilir.
AŞIK ın kaşı gözü yoktur ama bazen kaşı gözü koparttığı da olur.
AŞIK Taş kafalıdır, kafa kafaya vermeye gelmez.
AŞIK Ferrari gibidir, tasarımı göz alıcıdır, beygir gücü fazladır , gaza bastıkça havalanır…havalanır…havalanır…
AŞIK Uzaydan gelir, dilini çözünceye kadar delirtir.
AŞIK Filozoftur, Nietzsche’yi ezbere bilir.
AŞIK Lüxtür, benim diyen showroom’larda bulamazsın.
AŞIK Medyatiktir, yalan olduğunu bile bile inandırır.
AŞIK Ziyandır, kafayı bulandırır, ruhu sulandırır.
AŞIK Kaşardır, 669.dan sonra şaşırtmayı bırakır.
AŞIK kalfa değil ustadır ama bu yolda kalfalara da saygı duymak gerekir. Ne de olsa şimdiye kadar yamak’ın önüne geçen olmadı!
AŞIK Lanetlidir, yıllar sonra hortlar… Korku filmlerinde bile bu kadar dibin düşmez.
AŞIK Fransızdır, bakınız fransız filmlerine en iyi aşk filmleri onlardadır. asıl olay bakışlar ve duygulardır…
AŞIK Tifodur, tüberkülozdur, tifdruk , travmatolojik ve trigonometrik gibi vakaları da bulunur.
AŞIK Dublextir, triplextir, katlar arası seyrüseferdir.
AŞIK Bulunduğu anda yitirilen, yitirildiği anda bulunan , bir görünüp bir kaybolan bir çizgi film karakteridir. Süpermen’dir, öz öz Süpermen’dir, Şeker kız Candy’dir, Heidi’dir hatta Cin Ali’dir.
AŞIK Kurbağadır, prensesine sesini duyurmak uğruna vıraklamaktan boğazı delinir.
AŞIK Prensestir, binlerce kurbağayı öper ama kurbağa yine kurbağadır.
AŞIK Bir-iki tek viski atınca stardır, kraldır, kraliçedir, hükümdardır.
Sokağa çıkıp da bir iki yalpalayınca paparazzilik olur, alay olur, rezil olur, çok kötü olur…
AŞIK krem şanti gibidir, tuzluya uymaz tatlıya şahane yakışır.
AŞIK kıymalı börek gibidir, taze, sıcak ve çok yendiğinde hazımsızdır.
AŞIK Tek taraflı bir iletişim aracıdır, iletirsin ve orada kalır.
AŞIK bağırır, çağırır, arada bir susar, bekler, nadiren durulur.
AŞIK Dengesizdir, bu gün söylediğini yarın unutur.
AŞIK Takım elbise giyebilir ama kibarlık soyununca bitebilir.
AŞIK Dekolte bluz de giyebilir ama konuşunca herşey değişebilir.
AŞIK öküz değildir, karizmatik’tir, bakışlarıyla konuşabilir…
AŞIK Türbe gibidir, yıllar geçse de üstünden, arada bir ziyaret gerektirebilir…
Ve biliyor musunuz bütün bunları mümkün kılan tek bir kişidir. Allandırır, pullandırır, gururlandırır, ipte sallandırır, yüzünü kızartır, kendinden utandırır, şımartır, taklalar attırır… Amaaaaaaaaa bunlar aşkın şanındandır…
Hala bir AŞIK olabileceğinize inanıyor musunuz?
İnanın inanın… ‘mutlu aşk’ var mıdır bilmem ama ‘mutlu AŞIK’ vardır.
Hayatınızda bir kez olsun, sizi böylesine ‘Şebek’ yapan biri olmamışsa, zaten herşey sıradandır…
Ve bütün bir hayat boşa yaşanmıştır…



Yalnızsın belki...
Belki de yanında biri var!
Bilmem kimin adını sayıklıyorsun içine çekerken koca bir duman?
bilmem kimler geçiyor aklından?
Bir seveni olmalı insanın böyle gecelerde beklemese de...
Bir düşüneni olmalı...
Görmesen de yaşadığını bildiğin,
Adını bir şarkının içinde gezdirdiğin,
bu şehirde, bu akşam kızıllığında bir yürek olmalı,
sadece senin için attığını bildiğin...
Deniz görünüyor pencerenden,
sen görünüyorsun, sonra ellerin.
Birinde sigaran diğerinde şarap kadehin.
Sonra sonra gözlerin...
Bilmiyorum ki var mı bir beklediğin?..
İstanbul görünüyor pencerenden...
Kız Kulesi, Kuzguncuk , Beylerbeyi.
Tam ortasından bir gemi geciyor Boğaz’ın, Yunan bandıralı belki...
Ne çok uzak karşı kıyılar, ne çok yakın, tıpkı geçen gece bana baktığın gibi.
El frenini indirip kontağı çeviriyorum kimsesiz otoparkta.
Fulya'ya doğru kırıyorum direksiyonu bütün gücümle,
Teşvikiye yokuşundan bir iniş başlıyor sereserpe ...
gece ertesi güne çoktan sarkmış bile.
Silecekler durmadan çalışıyor.
İstanbul’da yine yağmur var.
Bakmıyorum arkama bir daha..
İstemiyorum, başkasına bakmanı bana baktığın gibi.
İstemiyorum, beklediğinin ben olmama ihtimalini.
Seni o pencerenin içinde bırakıyorum.
Beni uğurlayan gözler,
belki de bir başkasını karşılayacak gittiğimde...


Geç anladım zamanın da yorulacağını ve o güzelim saatlerin de bir gün duracağını.Günaydın; dendiğinde karanlıklarla savaşılmayacağını,;iyi uykular; dendiğinde güneşin aranmayacağını.
Kimbilir belki yanlış bir yerden başlamıştı hayat, ama doğmakla anlaşılmaz ki hayatın değeri. O müthiş kavuşmasını görmeseydim bedenin toprakla, belki daha da anlamayacaktım hayatın önemini.
Yüreğimin tozunu aldım dün gece. Geç anladım kıtaların da hareket edebileceğini. Sanki yürek koca bir atlas da, sınırları var.. Silinmez bölünmez sanki... ama dün gece... Anladım artık o kadar da zor değil kıtaların hareketi. İnsan zannediyor ki böyle gelmiş gidecek böyle. değil... Anlamıyor bir afilli yumruk yüzüne değmedikçe. Belki bir göktaşı, belki deprem, belki bir çift göz nebileyim. Bir milat yani...ben sana döksem kelimeleri, toplasam roman yazsam adına, mil çekiliyse gözlerine görebilir misin? Gidince geri dönersin ama, döndüğünde aynı yerde misin? Ben kelimelerimi sana açık ettim bunca zaman, hepsine değip geçen rüzgar gibiydin. Dün gece tozunu aldım eskimiş günlerin. Bunca zaman sızlamadı da yüreğin, şimdi mi farkına vardın sevdiğinin.

Kader bir başka kaderle karışınca ancak kadermiş. Yoksa sen dur orada öyle çini vazoda, dünyanın 9.harikası gibi...kaderim kaderine değmedikten sonra ne fayda?
Ama geç...geç anladım yüreğimin bir yangın söndürücüye ihtiyacı olduğunu. Ve o yangın söndürücünün kendi gözyaşlarım olduğunu. Meğer kimse söndüremezmiş içimin yangınını benden başka, meğer kimse ısıtamazmış yüreğimi, ben istemeden. Şimdi koy bir yanına geçmişi, öbür yanına gelecek günleri.. Hangisinin acısıdır kıtaları sallayan? .. Hangisidir takdire şayan?
Yüreğimin tozunu aldım dün gece. Tarihleri karaladım, pusulamı kırdım, kitapları topladım, mektupları yırttım, gemileri yaktım, çığlık çığlığa uzandı hayat kollarıma. Yolculuk bitti ve kıtalarda kader buluşmaları..Ve seller aşındırıyor artık yüreğimin duvarlarını. Ağlamak yok, hadi artık sus. Deli çizgiler atmışsın bunca zaman boynuma. Ben nice uysal çizginin içinde yeterince oyalanmışım. Döndürülmüyor zaman en başa... Yüreğimden çekilen kelimelere bir bak... neler söylüyor sana... Sen benim güvercin kırılganlığımı unuttun da, söylesene biraz geç kalmadın mı bana?
Gitme demişim yüreğime, gitmemiş.. Onca sözcük tıkılıp kalmış, esirgenmiş. Sonra dökülmüş bir denizin ortasına, değememiş kulaklarına. Hadi canım, beterin beteri var, üzülmeyelim... Bir yangın varsa eğer ve sarmışsa tüm bedenini, biri çıkar susturur ağlayan kelimelerini. Bundan böyle düzgün çiz yüreğinin mühim çizgisini. Öyle düzgün çiz ki, tütmesin o yangın yeri. Malum bir kabulleniş gerekir filmin bittiği yeri.

Bir zamanlar gözlerimi kör, kulaklarımı sağır eden, hatsız hudutsuz, sevgili. Bir zamanlar kıtaları hareket ettiren, coğrafyayı değiştiren, hain savaşçı, kaçınılmaz barışçı. Ben seni hiç bir zaman deyip fırlatmadım ki. Yavaş yavaş eriyip gitti masumiyetin bakirliği.
En güzel yerinde durdurdum şimdi, seyrediyorum eski filmi. Baştan yazılabilir mi aynı senaryo, tekrar çekilebilir mi aynı film, oyuncular hala aynı oyuncu mu? ... Gitme demiştim yüreğime, gitmemiş bak... Giden başka şeylermiş.... Tozunu aldım dün gece, orada sana ait hiçbirşey kalmamış...!
Sibel BENGU

not:okuduğum dergilerin birinde rastlamıştım bu denemeye
içinde kendini bulan herkeze hediyem olsun

